İBN RÜŞD (1126-1198 )
TEHAFÜTÜT-TEHAFÜT
(Tutarsızlığın Tutarsızlığı)
-1-
Bugünkü konumuz, seçmiş olduğumuz düşünürümüz, “Batı İslam Dünyası” Endülüs filozoflarının üçüncüsü ve sonuncusu İbn Rüşd olacak.
Her filozofu da en az bir kitabıyla ele aldığımızdan İbn Rüşd’ü de çok ses getiren ve tartışmaya konu olan Tehafütüt-Tehafüt, yani Tutarsızlığın Tutarsızlığı olarak çevirisi yapılan eserini de konu ederek ele alacağız.
Elbette İbn Rüşd deyince Tehafütüt-Tehafüt deyince asla atlayamayacağımız, Gazali ve onun eseri Tehafüt’l-Felasefe, Filozoflara reddiye veya Filozofların tutarsızlığı olarak adlanılan eseridir.
Bu iki eserin ve düşünürün fikirlerinin günümüzde hala tartışılıyor olması bahse konu olan fikirlerin ve iddiaların ne denli önemli olduğuna dair bize ilk verileri verebilir.
Aynı yıllarda yaşamamış olmamalarına rağmen, İbn Rüşd’ün eline Gazali’nin “Filozofların Tutarsızlığı” eseri geçip incelediğinde buna mutlaka bir cevap yazılması gerekliliği düşüncesine kapılır.
İbn Rüşd hem bir din adamı, bir kadı ve filozof olduğundan olsa gerek din ve felsefenin veya bir başka ifadeyle vahiyle aklın karşı karşıya getirilemeyeceğini ispat etmeye çalışır.
Gazali, aklın yetersizliğini iddia ederken, İbn Rüşd akılla da hakikate ulaşılabileceğini iddia eder.
Gazali, filozofların sorulara cevap bulmak yerine meseleye sadece yeni sorular eklediğini, sonucunda geldikleri nokta itibariyle küfre girdiklerini iddia eder.
İbn Rüşd ise Gazali’nin filozofları eleştirirken bile felsefeyi kullandığını ve kesinlikle böyle bir sonuca varılamayacağını iddia eder.
Bu konunun detaylarına gireceğiz elbette.
Benim bu konudaki düşüncelerimi baştan sizlerle paylaşmak istiyorum müsaadenizle.
Sonrasında daha objektif olarak tarafların iddialarına geleceğiz.
Bilindiği üzere Gazali kimileri tarafından İslam’ın geri kalmasının sebebi olarak görülür.
Gazali üzerinde bu kanının oluşmasının nedeninin özü itibariyle vahiy ile aklın çatışacağını söylemiş olması ve vahiy ile akıl çatıştığında kesinlikle vahyin esas alınmasını zorunluluğunu iddia ediyor olmasıdır.
İbn Rüşd ise Vahyin sadece kitaptaki ayetlerden ibaret olmadığını, evrenin işleyişindeki her aşamanın kuralın da ayet niteliğinde olduğunu, bunların da vahiy olduğunu ifade eder.
İbn Rüşd, aynı yaratıcıcının ayetlerinin birbiriyle çelişemeyeceğini, herhangi bir çelişkiye düşülürse de akılla elde edilenin geçerli olacağını söylemektedir, bu söylediklerini de akılla ilgili ayetlerle destekler.
Benim anladığım, Gazali akla karşı olmadığı, sadece aklın öncelikle vahyin kabulünden sonra, vahye uygun kullanılabileceğini iddia eder.
İbn Rüşd ise aklın doğru yöntem, metod ve bilgi ile vahye zıt bir sonuca ulaşmasının mümkün olamayacağını iddia eder.
İbn Rüşd: “gerçek gerçekle çatışmaz ancak birbirlerini teyit eder” demektedir.
“Akla uygun olmayanın dine de uygun olmayacağını” iddia der.
Diğer daha teknik konulara gelecek olursak Farabi ve İbn Sina’nın ev sahipliğinde elbette.
İki düşünürün de ayrıldığı noktalardan Allah külli olarak mı bilir cüzi olarak mı, sorusuna verilen farklı cevap ve anlayışlardan bahsedebiliriz.
Veya, ‘alemin ezeli mi, yoksa yaratılmış mı olduğu; sonlu mu, sonsuz mu olduğu yönündeki tartışmadan da bahsedebiliriz.
Hatta buna insanın(ruhun)ölümlü mü ölümsüz mü, sonradan dirilişin bedenen mi, yoksa ruhen mi gerçekleşeceğine dair tartışmayı da ekleyebiliriz.
Ve birkaç tali konuyu daha.
Kısaca; Gazali, yaratılmış olduğunu söylerken, İbn Rüşd ezeli olduğunu savunmaktadır.
İbn Rüşd, bu iki görüşün aslında birbirine uzak olmadığı yönünde fikir sahibidir.
Ona göre tartışma daha çok isimlendirmeden kaynaklanmaktadır.
İbn Rüşd, Allah’ın mutlak yaratıcı ve her şeyin kaynağı olduğunu kesin bir dille ifade eder.
Zira O, mutlak varlıktır, başkası eliyle veya başka bir şeyden var edilmemiş ve zamanla sınırlandırılamayacak olandır.
Bir de mümkün varlık vardır ki bunlar; su, hava, toprak,hayvanlar, bitkiler gibi varlıklarını bir başkasına borçlu olanlardır.
Ona göre âlem de mümkün varlıktır, bir başkası tarafında yaratılmıştır.
Bu durumda mutlak varlıkla, mümkün varlığın birbirine zıt özellikler taşımasına rağmen, âlem bir faili olması bakımından Mümkün Varlık zamanla ilişkisi olmaması bakımından Mutlak Varlığa benzer der.
Tartışmanın kaynağının da bu benzerlik olduğunu iddia eder.
Âlemin Mutlak ve Mümkün varlıkların bütün özelliklerini taşımadığı için, âleme “kadim” demenin mümkün olamayacağı gibi, “türetilmiş” de denemeyeceğini savunur.
İbn Rüşd aynı zamanda âlemin vasfı konusunda çelişkiye düşülmemesi için vahye bakılmasını da faydalı saymıştır.
Ve benzeri yaklaşımlar, bir takım disiplinleri bilerek konuşulup anlaşılabilecek iddialar.
Velhasıl; Gazali, herhangi bir sorgulamayı kabul etmezken, İbn Rüşd inancın sorgulanarak daha sağlam bir zemine oturacağını iddia eder.
Sanıyorum Gazali görüşlerinin İslam dünyasında böyle sonuçlar doğuracağını bilseydi, iddialarına biraz daha açıklık getirmek isterdi.
Zira görünen o ki İslam dünyasında sonuç itibariyle akıl, düşünme ve sorgulama dinin altında kalmış, ezilmiş ve yok olmuştur.
Nerdeyse bütün düşünürler tekfir edilmiştir.
Vahiy ve akıl çatışır hale getirilmiş, ikisinin de uzlaşabileceği fikri ihmal edilmiştir.
Bizler ahlaki, kültürel ve bilimsel olarak geride kalırken İslam düşünürlerinin görüşlerini baş tacı yapan Batı, Rönesans ve aydınlanmanın oluşmasına basamak olarak kullanmıştır.
Bir de yaratma konusundaki ihtilaf vardır ki; Gazali her şeyin hiçten yaratıldığını iddia ederken, İbn Rüşd ise tıpkı Herakleitos , Plotinos ve Aristotales gibi “hiçlikten varlık olmaz, hiçlikten hiçlik doğar” anlayışındadır.
O zaman “Kün Fe Yekün” ayeti ne oluyor sorusuna, İbn Rüşd cevabı “yaratmanın her an, an be an devam ettiğine bir delildir” der.
İlginçtir bu iddialar, düşünürler tarafından hala tartışılmaya devam etmektedir.
İbn Rüşd’e hayatına da çok kısa değinerek, çokça düşüncelerini dikkate alarak iddialarına gelecek olursak:
HAYATI
İbn Rüşd 1126 yılında Kurtuba’da (Cordoba) doğdu.
Seçkin bir ailenin çocuğudur.
Küçük yaştan itibaren, dini disiplinler yanında, astronomi, matematik, fizik, mantık, felsefe, politika, psikoloji, tıp, zooloji, edebiyat ve ahlak gibi alanlarda eğitim aldığı biliniyor.
Henüz disiplinlerin ayrılmadığı o dönemde, bunların tümü üzerine eğitim alınması gelenekti.
Yası ilerlediğinde dönemdaşı İbn Tufeyl ile tanıştı.
İbn Tufeyl, büyük İslam düşünürleri arasında yer almaktaydı.
1169 yılında umut vadeden bu adamı İbn Tufeyl Sultanla tanıştırdı.
İbn Rüşd resmi görevler almaya ve sarayda yaşamaya başladı.
İbn Rüşd’e Yahudiler “Aben Roşd”, İberikler ise “Aven Roşd” diyordu.
Batıdaki ismi Latinceye uyarlanan haliyle Averroes’du.
Aynı zamanda Batı ona “yorumcu” adını vermişti.
Ailesinin adı “Adalette altın”dı.
Dedesi ve Babası şehrin en saygın kadılarıydı.
Daha sonra kendinin de olacağı gibi.
Hem din adamı hem filozoftu.
Halife Ebu Yakup ona Aristotales’in eserlerini yorumlama görevi verdi.
İbn Rüşd örencilikten yorumculuğa geçmişti.
Mantık, fizik, metafizik, etik konusunda yorumlar yazdı yıllarca.
Batıda ona sadece yorumcu dediler.
Çünkü Aristo’yu ondan daha iyi anlatan yoktu.
“Tehafütül Felasife” kitabını okuyunca öfkelendi ve cevap yazma ihtiyacı duydu.
Gazali aklı dinin düşmanı ilan etmişti ona göre.
“Tehafütüt-Tehafüt ile ona cevap verdi.
Akıl ile din düşman değildir, dedi.
Aklı ve dini uzlaştırmaya çalışan adam olarak anılmaya başlanmıştı.
Akıl ve din düşman değil, birbirini tamamlar dedi
Eserleri Latinceye çevrildi, Toledo’daki tercüme okulu onun kitaplarını Hıristiyan Avrupa’ya taşıdı, Paris’te, Oxford’da, Bolonya’da öğrenciler bu yorumları okuyarak Aristo’yu öğrendi.
Thomas Aquinas hristiyanlığın en büyük filozofu bu eserlerden etkilendi aklı ve dini uzlaştırma çabasında İbn Rüşd’ün yolundan gitti.
İslam düşüncesi Hristiyan teolojisini şekillendirdi bir manasıyla.
Fakat İslam dünyasında felsefeye olan düşmanlık giderek artıyordu.
İbn Rüşd’ün kitapları yakıldı, aklı savunmak suç haline gelmişti.
Marakeşe sürgüne gönderildi, yaşlı ve yorgundu, saraylar medreseler geride kalmıştı.
Elinden kitapları alınsa da aklındaki fikirleri hala canlıydı, yenilmemişti.
1198 yılı aralık ayında öldü.
Cenazesinde pek insan yoktu.
Sonuç olarak; şunu ifade etmeliyim ki Gazali savunduğu fikirlerin bu derece kabul görüp başka hiçbir düşünceye yer bırakmayacağını bilseydi, inanın iddialarında ısrarcı olup, ama bu sonuca ulaşılmaması için de elinden geleni yapardı.
İmam Gazali bir bilim adamı değildir.
Matematik, fizik, tıp, astronomi vs. bilimler üzerinde yeterli donanıma sahip değildir.
Fakat bu durum onun “Âlim olduğu gerçeğini asla değiştiremez.
Hüccetü’l-İslam (İslam’ın delili) lakabını hak eden bir din Âlimidir.
Asla akla karşı değildir, sadece aklın tek başına nakli (vahiy) açıklayabileceğine ve hakikate sadece akılla ulaşılamayacağını iddia etmiştir.
Tasavvufi bir takım aşamaları tecrübe etmeden hakikate ulaşılamayacağını savunmuştur.
Ondan sonra gelenler tarafınca bu anlayış, aklı düşman ilan eden bir anlayışa evrilmiştir.
İbn Rüşd ise aklı ve nakli barıştırma, birbirlerine sahip olup, birlikte yol arkadaşlığı etmelerine bir engel olmadığını, bunun pekala mümkün olduğunu iddia etmiştir.
Gazali’nin eleştirdiği nokta bu düşünceye sahip filozofların eski Yunan düşünürlerinden gereğinden fazlasıyla etkilenmiş olmalarıdır.
Kaldı ki doğruluk payı vardır. (Farabi ve İbn Sina’yı incelediğimizde bunu göreceğiz)
Bu etkilenme esnasında da vahye gerekli hassasiyetin gösterilmediği, nakille çelişen düşünceleri de kabul etmeleridir.
Haksız da sayılmaz İbn Rüşd aşırı bir Aristo takipçisidir ve Batı’da da zaten yorumcu olarak bilinir, saygı görür.
Gazali, İbn Rüşd’ü tanımaz, ama takipçileri Gazali düşüncelerinin sağlamasının yapıldığı bir laboratuar olarak görür İbn Rüşd, Farabi ve İbn Sina’yı.
Bu yüzden Farabi, İbn Sina ve onlar gibi düşünenler tekfir( Müslüman olan birinin kafir olduğuna hükmetmek) edilmiş, zındıklıkla(inanmadığı halde kendini Müslüman gibi gösteren) itham edilmişlerdir.
Sair sebeplerin de etkisiyle de akıl ve nakil birbirine düşman ilan edilmiştir.
Dolayısıyla Orta Çağ karanlığını aydınlatan, insanlığa bir umut olan İslam düşünürleri, kendi kültürlerinde yeterli değeri görmemiş, bundan Batı yararlanıp “aydınlığa” ulaşırken, İslam dünyası gerekli aydınlığı aramayı hala sürdürmek durumunda kalmıştır.
Devam edecek…
Ne demiş: “felsefe dinin sütkardeşidir”
Kardeşimizi ihmal etmemek temennisiyle…
Muhabbetle…
Yavuz KARA