Angst, göğsün tam ortasında başlayan fiziksel bir darlıkla doğar. Kelimenin izini sürdüğümüzde, Latince angustus (dar, sıkışık) ve angere (boğmak, boğazı sıkmak) köklerine ulaşırız. İnsanın varoluş karşısında nefessiz kalması, ruhun dar bir boğazdan geçmeye çalışmasıdır bu. Ancak bu daralma, tıbbi bir krizden ziyade, zihnin en uyanık olduğu anın sancısıdır.
Felsefe sahnesine çıktığında ise somut korkulardan ayrılır. Kierkegaard, bu daralmayı "özgürlüğün baş dönmesi" olarak tanımlar. Uçurumun kenarında duran insan, aşağı düşmekten korkmaz, aşağı atlayabilecek kadar özgür olduğunu fark ettiğinde Angst hisseder. Sınırsız olasılıklar denizinde, ne yöne gideceğini bilememenin yarattığı o tekinsiz boşluktur bu.
Heidegger için bu his, insanın gündelik hayatın yüzeysel masallarıyla kendini uyuşturmayı bıraktığı andır. Rutinler çöker, dünya anlamsızlaşır ve insan bu evrene ansızın "atılmış" olduğunu, en nihayetinde tamamen yalnız ve ölümlü bir varlık sayıldığını çıplak bir gerçeklikle görür.
Sartre ise bu daralmayı kaçılamaz bir sorumluluk olarak sırtımıza yükler. Tanrısal bir şablon, hazır bir senaryo yoktur. Kendi özünü, verdiğin kararlarla kendini inşa etmek zorundasındır. Kararlarında tamamen özgürsün; dolayısıyla hayatının, başarısızlığının ve boşluğunun tek sorumlusu da sensin. Sartre’a göre Angst, bu ağır özgürlüğün yüküdür.
Camus ise işi daha da ileri taşır: İnsanın anlam arayışı ile evrenin bu arayışa sunduğu mutlak sessizlik arasındaki o keskin çarpışmaya, yani "Saçma"ya işaret eder. Bütün bu felsefi gelenek, insanın sığınacak tek bir hazır cevap bulamadığı o köksüzlük anında birleşir.
İnsan, yaşadığı içsel deneyimleri kelimeler aracılığıyla anlamlandırır. Kelimeler yalnızca düşünceleri aktaran araçlar değil, aynı zamanda insanın kendi varoluşunu kavrama biçimidir. Bir ruhsal deneyimin karşılığını bulamaması, o deneyimin zihinde belirsiz ve dağınık kalmasına neden olabilir.
Bu nedenle bazı kavramlar yalnızca çeviri ihtiyacıyla oluşmaz, insan deneyimindeki bir boşluğu doldurma gereğiyle ortaya çıkar. Almanca kökenli "Angst" kavramı da sıradan bir kaygıyı ifade etmez. Varoluş karşısında duyulan, insanın kendisiyle, özgürlüğüyle, anlam arayışıyla ve gerçek ile mümkün olan arasındaki mesafeyle yüzleşmesinden doğan derin bir içsel gerilimdir.
Bu kavram için "düşüntü" kelimesi önerilebilir. Düşüntü; yalnızca bir düşünce biçemi olarak şekillenmedi usumda, insanın zihninde oluşan, gerçek ile hayal, olan ile olması mümkün olan arasındaki bölgede ortaya çıkan varoluşsal bir düşünme hâlidir. İnsan, başka türlü olabilecek olanı düşündüğünde kendi mevcut durumuyla karşılaşır; bu karşılaşma bazen huzursuzluk, sıkışma ve anlam arayışı doğurur.
Düşüntü, Angst'in yalnızca ruhsal acı tarafını açıklamaz, o acının oluştuğu zihinsel zemini de anlatmayı amaçlar. Çünkü insan önce düşünür, sonra o düşüncenin yarattığı varoluşsal gerilimi yaşar. Bu nedenle düşüntü, Angst'in birebir sözlük karşılığı olabilir fakat, Türkçede onun kavramsal derinliğini karşılamaya yönelik özgün bir terim önerisi de olacaktır kanımca.
Bir dil, yeni deneyimleri ifade edebildiği ölçüde gelişir. Bilgisayar kelimesi örneğin, özgürlük, yabancılaşma gibi birçok kavram zaman içinde anlam kazanmış kelimelerden. Düşüntü de insanın varoluşsal sorgulamalarını taşıyabilecek yeni bir kavram olarak değerlendirilebilir.
Kullanılan dil ne olursa olsun—ister Almanca Angst densin, ister felsefe metinlerinde ayraç içinde saklansın—bütün bu devasa düşünce külliyatı, insanın sistemin sunduğu tüm anlamları tükettiği an vuran o çıplak gerçeklikte son bulur. İnsan okur, çalışır, yaşar, rollerini oynar, düzenin sunduğu bütün vaatleri yerine getirir ve en sonunda her şeyin ortasında durup sorar:
"Eee?"