image Yavuz Kara
İBN BACCE TEDBİRÜ’L-MÜTEVAHHİD

Yazı Tarihi : 31.10.2026
 E-Mail :

 
 
-2-
Birinci bölümün son kısmında İbn Bacce’nin “suretler” teorisine giriş yapıp bırakmıştık, şimdi kaldığımız yerden devam edelim, kısaca bahsedip diğer bahse geçelim.
Suretler Teorisinde;
İbn Bacce, teorisini dört temel basamakla temellendiriyor.
1.Cismani-Maddi- suretler.
İbn Bacce buna tabii mertebe diyerek, burada yer alanları alt düzeydeki insanlar olduğunu ifade eder.
2.Cüzi Ruhani Suretler.
Maddeden biraz soyutlanmış, ancak hala bireysel ve nesneye bağlı tasavvurlar geliştirebilen insanlar.
Önceden görülen bir nesnenin o an karşımızda yokken zihinde canlandırabilme ve hatırlama basamağı olarak da ifade edebiliriz.
3.Külli Ruhani Suretler.
Maddeden tamamen soyutlanmış genel kavramlar, matematiksel ve fiziksel yasalar.
Filozoflar, bilim insanları ve teorik düşünce üretenlerin ulaştığı seviyedir bu seviye.
4.Müstefad –kazanılmış- Akıl ve Faal Akıl ile ittisal(birleşme)
Basamakların en üstünde yer alan gruptaki insanlar. 
İnsanın maddi ve manevi ve ruhani tüm suret aracılarını aşarak saf akıl haline gelmesini ifade eden basamaktır.
Bilgi artık bir aracıya (surete) ihtiyaç duymaksızın, doğrudan ve apaçık yaşanır.
Burası en üst basamaktır.
 
Bu noktada “Bilgi Edinme Teorisine” geçiş yapacak olursak;
İbn Bacce  bilgiyi, maddeden uzaklaşma derecesine göre tasnif ederken “saf akıl” faal akıl ile ittisali (birleşmeyi) hedeflemektedir.
Meşşai geleneğin temsilcisi olan İbn Bacce bu manada Kindi’nin geleneğine önem veririr.
Kindi meşşai felsefe yaklaşımını “sonların/sınırların birleşmesi” olarak ifade etmektedir.
İbn Bacce de nihayetinde faal akılla birleşmeyi hedeflemektedir.
Bu noktada “Yeni Eflatunculuk” etkisinde olduğu açıkça görülmektedir.
“Aklın, insan ile bağlantısı”(İttisal el-Akl bi’l-İnsan) adlı esrinde bu teorisini açımlar.
İbn Bacce bunun yanı sıra:
Bilgiye ulaşmanın basamaklarını ve varlık mertebelerini ve bilgi sahiplerinin hangi basamakta yer aldığını ve onların niteliklerinden bahsetmeyi de ihmal etmemiştir.
İbn Bacce bilgi için; “bilgi dediğimiz şey nesnelerin formunu almak, nesnelerin suretlerini zihnimize kaydetmektir” diyerek açıklama getirmiştir.
Bir manada, İbn Bacce aklın cüzlerini araştırır ve en tepede saf akıl/faal akıl ile ittisali(birleşmeyi) savunur.
Akli idrakin konumunu, hissi bilgiler ve algıların en yüksek seviyesinde konumlandırır.
Ayrıca beş harici duyu organının ve suretlerden intikal eden bilginin dahili bilgi kaynaklarıyla arz edilip müşterek bir noktaya gelmedikçe, insanın doğru bilgiyi idrak edemeyeceğini ve sağlam bir anlayışa ulaşamayacağına dikkat çekmiştir.
İbn Bacce bilginin kavranış biçimleri bakımından da halkı üç gruba ayırır.
1.Cumhur (sıradan halk) yani avam.
2.Nuzzâr yani nazar sahipleri, teorik düşünenler (bilim adamları).
3.Suada yani birliğe erişenler (hikmet sahipleri, mutlular) yani metafizikçiler. 
Sonra da bu grupları biraz daha açar.
En asağıda cumhur bulunur, bunlar avamı oluşturur.
Bunlar duyu idraklerine bağlı olarak yaşarlar, nesnelerin hakikatleri ile ilişki seviyesi duyusal idrak seviyesindedir, mutlaka anlamaları için nesnelerin duyulur varlıklarına ihtiyaçları vardır.
Bu grubun sarf maddi lezzetlerle tatmin olan hedonistlere tekabül ettiğini söyler.
Yani bunlar için suret, bir fili gördüğünde zihninde oluşan fil resmi gibi bir şeydir, bunlarla iş görürler, yani gözlerinde canlandırdıkları basit imajlarla.
 
Ortada “Nuzzâr” bilim adamları vardır.
 Bacce bunlara “nuzzar” diyor, nazar edenler düşünenler, tefekkür edenler anlamında, bunlar ikinci seviyededirler, onlar hayali olarak idrak ederler. 
“Hayali idrak demesinin sebebi; bunlar külli olarak meseleleri düşünebiliyorlar, yani tümel idraklere sahip olabiliyorlar, fakat onların mutlaka duyulur etkilerini ve hissi eserlerini tahayyül gücünde canlandırarak bilebiliyorlar.”
Bu gruptakiler, hırsızdan bahsedildiğinde içinde korku oluşan, başka bir duygu durumundan bahsedince içinde sevinç oluşan gruptur.
Yani doğrudan duyulur imajlarla hareket etmezler, fakat akledilebilir anlamın ancak duyuda meydana getirdiği izlerle hareket ederler; korku, sevinç gibi ve bu sahte mutluluklarla yetinirler.
Yani metafiziğe ulaşmamış çabalar, insanı burada bırakır diyor İbn Bacce.
Metafiziğe ulaşmadıysa bir insanın bilimsel çabası, tabiat ve matematik bilgileri bu seviyede kalır daha ötesine geçemez.
İbn Bacce, en tehlikeli grubun da bunlar olduğunu söyleyecektir.
Tedbirü’l- Mütevahhid bu ilk iki grup içerisinde bulunuyor iken, üçüncü gruba ulaşılabilmesi için nasıl yaşam sürmeli sorusuna bir cevap arayışıdır aynı zamanda.
 
En üstte “Suedâ” hikmet sahipleri vardır.
“Süeda” dediği, mutlu dediği metafizikçiler arasında bulunanlardır. 
Bunlar, meselelerin duyulur(duyu idrakleri) ve hayali formlarından bağımsız olarak, o formlarda biçimlerde tahakkuk eden anlamları kavrayan insanlardır.
Bunlar aslında toplumun seçkinleri, akli idrak seviyesine ulaşmışlar ve aslında külli bir akılla ittisal( bitişme, değme, temas etme) etme ve külli akıla katılma hazzını burada iken yaşama özelliğine sahip insanlardır diyor.
 
Bacce aslında demek istiyor ki; bilimleri, akli idraki temsil eden ana yapı olarak üstte tutalım, toplumu da buna göre mümkünse organize edelim, eğer değilse buna imkan verelim ki, hissi ve hayali idrak içinde yaşayanlar akli idrake ulaşabilmek için bir yaşam formu üretebilsinler.
Bu vesile ile bunu da düzen haline getirelim.
İbn Bacce’nin Farabi hassasiyetine, ona fikri yakınlığına ve reddiyesine  gelecek olursak:
 
İbn Bacce Farabiye benzer ilkelerle Yunan felsefesini okuyan ama mesela Farabi’nin “Sudur Tteorisini” benimsemeyen bir düşünürdür.
Farabiye benzer ilgilerinin olmasına karşın sudur düşüncesine hiç katılmaz.
Sudur teorisi, kainattaki her şeyin Tanrı’nın varlığından taştığı ve her şeyin özünün bir olduğunu iddia eden görüştür.
Plotinus “birden bir çıkar” önermesiyle “sudur” teorisini ilk ortaya atan düşünürdür.
Aristotales de bu teorinin gelişmesine katkıda bulunmuştur.
Aristotales Tanrı’yı “hareket etmeyen hareket ettirici” ve “kendi kendisine düşünen en büyük düşünce” ve “ilk neden” olarak nitelendirerek teorinin temellerini atacaktır.
Farabi ise Allah’ı Vacibü’l Vücud, yani zorunlu varlık olarak nitelendirir.
Sonradan yaratılan her şeyi de “Mümkün Varlık” olarak tanımlar.
Mümkün varlık, ola da bilir, olmaya da bilir, çünkü varlığı bir başka varlığa, ilk nedene bağlıdır.
İbn Bacce’nin “Sudur”u reddetmesiyle kozmolojiyi reddetmesiyle ilgili bir sonuç çıkarmamak gerekir.
Çünkü klasik dönemde en yukarda Tanrı’nın bulunduğu, ardından akıllarının, semavi gök cisimlerinin, sahip olduğu akıllar anlamında nefislerin ve dünyanın içinde bulunduğu bir kozmik tasavvur vardır.
Bu alem, evren tasavvuru “sudur” düşüncesiyle ilgili değil, yani bu eski dünyanın ortak tasavvurudur.
“Sudur”u reddetmek demek, klasik kozmoloji içerisinde kalarak düşünmeye devam etmek demektir İbn Bacce’ye göre.
Suduru reddetse bile yine akıllar görüşünü savunmaya devam eder, nefisler görüşünü savunmaya devam eder, çünkü nefs ve tabiat, hareketi açıklayan temel unsurlardır.
İbn Bacce “Nefs Teorisi”nde nefsi, sadece bedeni yöneten bir ilke olarak değil, bireyin kendi özünü keşfettiği ve hayvani mertebeden insani/akli mertebeye yükseldiği kademeli idrak süreci olarak ifade eder.
İnsan duyusal ve hayvani düzeylerden başlayarak akli yetilerini kullanmak suretiyle daha yüksek bir insani mertebeye yükselebilir demektedir.
Farabi ve İbn Sina da en yüksek ve yetkin halini alan “nefs teorisi” nde denir ki; insan nefsi, insan ruhu, bedeninden bağımsız bir cevherdir.
Farabinin teorisini dikkate alacak olursak da, ilk bilgileri öğrendiğinde veya doğru bilgilerle donandığı zaman bağımsızlaşmaya elverişli bir cevherdir.
İbn Bacce ise bireysel bir beka yoktur öldükten sonra külli bir akılla birleşilecektir der.
İstisnai bir görüştür.
Doğu İslam dünyasında bunu savunan çok azdır.
Fakat Batı İslam dünyasında bu görüş İbn Rüşd’ü etkileyecektir sonra reddedecek olsa da.
Tekrar Tedbirü’l-Mütevahhid adlı eserine dönecek olursak, orada önemle altı çizilen “nevabit”  kavramına kısaca değinmeden geçmek olmaz.
İbn Bacce için Nevabit, Farabi’nin “Erdemli Şehir” teorisinde vurguladığı nevabit ile taban tabana zıttır.
Nevabit nedir, denirse:
Nevabit, ekili bir tarlada, düzenli bir bahçede kendiliğinden çıkan otlar demek.
Bahçe sahipleri bunların varlığından ve verebileceği zararlardan dolayı onları hiç sevmezler ve derhal yok etmek isterler.
Tarım kültüründe bu tür yabani otlar, düzeni bozan unsur olarak görülür.
Pek olumlu bir anlamı olduğunu söyleyemeyiz.
Ta ki İbn Bacce’ye kadar, Farab’nin “Erdemli Şehir”indeki olumsuz, varlıklarından hoşlanılmayan, kabullenilemeyen, huzur kaçırıcı, düzen bozucu bu otlar, İbn Bacce’nin “Erdemsiz Şehir”inde tam tersi bir anlamla ortaya çıkar.
Yani İbn Bacce, ya senin bahçen düzensizse demektedir.
Senin düzenin ne kadar düzenli ki diye sorgular aslında.
Ya sorun senin bahçende ise diye devam eder.
Bir başka deyişle tarla, bahçe hastalanmışsa, her şey verimsiz ve kurumaya yüz tutmuşsa o vakit, ne olur bu ayrıksılar.
Bunlar bu bozuk, düzensiz tarlada/sistemde herhangi bir kimsenin etkisi olmadan, hiçbir şeyin çabası olmaksızın ortaya çıkan bu ayrıksı ot, bir yaşam belirtisi halini alır, yaşam umudu olarak ortaya çıkar.
Nevabit, bu anlamda bozulmuş toplumlarda hakikati temsil eden, yalnız kalmış ve bundan da şikayeti olmayan insanı temsil eder.
Yalnızlığına rağmen nevabit toplumun dışında yaşamayı tercih etmez.
Fakat bu ayrıksı otlar, ayrıksı ot taklidi yapan düzenin ürettiği ve düzenin içinde uyumsuzluk sergileyerek, farklılığını iddia eden hastalıklı canlılarla karıştırılmamalıdır.
Eskiden punkçular vardı, bohemeler vs. gibi.
Bunlar görünürlülükle kendini var edebilen sığ ayrıksılardandırlar.
İbn Bacce’nin nevabiti ise hayatı derinliğine yaşamak isteyenlerdir.
Erdemin filizlenmesine sebep olabilecek olanlardır.
Bunlar kendi aklıyla hüküm verebilen, çıkarın yönüne göre evrilmeyen, alkışın cazibesine kapılmayan bireylerdir.
Ebu Zer el-Gıffari gibi.
Zihinsel inzavayla, toplumu mayalayıp hakikate giden yolu gösteren, erdemlilerdir.
Hakikatten asla vaz geçmeyendir nevabit.
İbn Bacce’nin yalnız filozofu, Nietzsche’nin yalnız şövalyesi gibi.
 
Günümüzü baz alırsak menfaat çağında yaşadığımızı söyleyebiliriz.
Bu yüzden daha kıymetli bir hal alır erdemsiz şehirde erdemli kalabilmek.
Erdemsiz şehrin nevabiti olabilmek.
Erdemli toplumun, yalnız ve sessiz kurucuları olabilmek.
Her çağ kendi insan tipolojisini üretir denir ya.
Hegel, zamanın ruhu demiş bu tür durumlara.
Gücün kutsandığı dönemlerde güçlü görünenler çoğalır.
Servetin yüceltildiği anlarda zenginlik tek ölçü haline gelir.
Görününrlülülğn değer kazandığı dönemde alkış, hayranlık ve peşinden koşmalar çoğalır.
Böyle durumlarda toplumdan ayrı görünmeyen, ama toplumdan farklı insanlar ortaya çıkar.
Bunların sesleri kısık, vicdanları her kararında yanında olan, haykırışları ve çaresizlikleri görünmez insanlardır.
Çoğunluğun doğrularını sorgular, rahat ve konforlu olana değil doğru olana yönelirler.
 
İbn Bacce bunlara “nevabit” derken, hakikatin temsilcileri olarak gördüğünü söylemeyi ihmal etmez.
Hakikat konusunda Aristotales ve Platon’dan etkilenen İslam düşünürleri bu iki farklı görüş etrafında gelişmelere, geliştirmelere girişmişlerdir.
Yunandaki bu iki eğilime gelince, bu eğilimler Aristotales ve Eflatun’un şahsında temsil edilir.
Eflatun (Platon) hakikatin bireyde toplandığı kanaatindedir.
Bu nedenle de kişinin hakikate ulaşma yollarından biri olarak; bu günkü anlamda bir mürşid-i kâmil ile ortak hareket etmek olduğuna işaret eder.
Yani hakikati bilen biriyle, bir zihin ortaklığı kurup, onunla birlikte dönüşerek hakikate ulaşılabileceğine işaret eder.
Aristotales bu görüşün mukabilinde (karşısında) bulunarak, Eflatun’un hakikati bilen birisi olarak işaret ettiği bu yardımcı yerine bilimleri koyar.
Bu durumda bilimler, her halükarda  kolektif olarak insan zihninin ilgili olduğu yani bireylerin katıldığı kolektif bir zihni temsil eder. 
Nesilden nesile deveran eden, tabiri caizse kozmolojideki faal aklın yeryüzündeki bilimlere inmiş halidir bu durum. 
Toplumun yetkinleştirilmesi, insanın yetkinleşmesi ve bireyin yetkinliği için toplumun organize edilmesini sağlayacak unsur olarak bilimlerin ortaya çıktığı üzerinde durur.
İbn Bacce’nin zikredebileceğimiz görüşlerinin önemli bir kısmı böylesi bir bakış açısının ürünü olarak ortaya çıkar.
İnsanın yetkinleşmesi ve aklın olgunlaşması; Kant’ın düşüncelerini de anımsatır bu noktada.
İbn Bacce’ye göre insan kalabalığın tutkularına teslim olmak yerine, aklını geliştirerek hakikate yönelmeli, gerçek mutluluğu bu yolla elde etmelidir.
Onunki sadece teorik felsefe değil, gerçek anlamda bir yaşam ve erdem öğretisidir.
Bu arada İbn Bacce felsefi görüşlerini desteklemek için zaman zaman ayet ve hadislere de başvurmuş olsa da amacı din ve felsefe arasındaki uyumu göstermek değildir.
Ona göre din veya ilahi vahiy, felsefi düşünceyi yetkinleştiren tamamlayıcı bir unsurdur.
İbn Bacce Endülüs Maliki Fakihleri gibi toplumdan ayrılıp bir adaya, ya da ıssız bir yere gidip inzivaya çekilerek yetkinliğe, olgunluğa, kemale ulaşılabileceğini kabul etmez.
Toplumdan uzak, hakikate yakın birisinin böyle yaşamayacağını iddia eder.
Tedbirü’l-Mütevahhid’e baktığımızda, Mütevahhid böyle bir tarzın karşısındadır.
O, şehirde kalmayı, şehirde erdemli olarak yaşamayı ve bu erdemli yaşamı çoğaltarak, bir yönüyle bir proje haline dönüştürerek, erdemsiz şehri erdemli şehre dönüştürmek için çabalayan bir tipi temsil eder.
Burada güçlü bir şekilde bu tasavvufi geleneğin, “sudur”la, İbn Sina’cı perspektifle, geleneksel inziva  fikriyle ilişkilendirilebilecek tasavvuf perspektifinin de karşısındadır.
Hedef; erdemli kalıp, erdemsizliğin hüküm sürdüğü bir düzende, erdemli bir toplumun oluşmasına katkıda bulunmaktır.
 
Erdemli kalabilmek temennisiyle…
Muhabbetle…
Yavuz K


  YORUM YAZ
 
Adınız Soyadınız
 
Yorumunuz
 
 
  GÜNCEL
 
 
 
  SOSYAL MEDYA
 
 
  HAVA DURUMU
 
 
  FACEBOOK
 

 
 
 


 
 
 

 

Mersin Post | Siteden yararlanırken yayın politikamızı okumanızı tavsiye ederiz. mersinpost.com.tr © Copyright 2026 Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz, kopyalanamaz, kullanılamaz. Mersin Post basın ve yayın meslek ilkelerine uyar.

URA MEDYA