Fotoğraf; deklanşöre basıldığı anın tanıklığı, zamanda dondurulmuş bir hakikat parçası. Ancak dijital çağın getirdiği olanaklar, bu tanıklığı neredeyse kaygan bir zemin üzerine inşa etmeye başladı. Bilgisayar ekranlarının başında katman katman işlenen, renkleri baştan yaratılan, hatta hiç var olmamış unsurlarla varsıllaşan görseller dünyasında "gerçek" olanı korumak, sanatın kendisi kadar zorlu bir savaşıma dönüştü.
Geçtiğimiz aylarda tam da bu gerçek arayışının merkezinde duran, fotoğraf dünyasının en prestijli, en yüksek ödüllü ve girmesi en zor sahnelerinden birinde, HIPA’da (Hamdan Bin Mohammed Bin Rashid Al Maktoum International Photography Award) yaşanan bir hikayeye odaklandım.
Tüm dünyadan yüz binlerce fotoğrafçının katıldığı, her biri kendi hikayesini, tutkusunu ve bakış açısını küresel jürinin beğenisine sunduğu devasa bir platformdan bahsediyoruz. Katılımın ücretsiz olduğu bu arena, imkan eşitliği sunarken rekabeti de zirveye taşıyor. Böyle bir atmosferde, hele ki insan bağlarının, samimiyetin ve yaşanmışlığın en yoğun sınavı sayılan "Aile Belgeseli" gibi bir kategoride finallere kalmak; bir fotoğrafçı için sadece teknik bir başarı olarak görülmemeli, anlatısallığın ve sanatsal bakışın dünya standartlarında da tescillenmek adeta.
Hikaye tam da bu noktada, modern dijital fotoğrafçılığın o büyük ironisiyle kesişiyor.Finallere kalan fotoğrafçı, organizasyon komitesinden beklenen o büyük haberi alıyor; fakat hemen ardından fotoğraf sanatının kırılma noktası sayılan o katı talep geliyor: "Orijinal RAW dosyanızı gönderin." Ve ne yazık ki yanıt: "Elimde RAW yok, elenirim."
İlk bakışta bu durum derin bir hayal kırıklığı, kaçırılmış büyük bir fırsat ya da kural bürokrasisine takılmış talihsiz bir kaza gibi görünebilir. Bir yanda küresel ölçekte kabul görmüş bir estetik başarı, diğer yanda tek bir dosya formatının eksikliği yüzünden gelecek diskalifiye kararı olacak büyük olasılıkla.
Meseleye daha geniş bir pencereden baktığımızda, bu durumun içinde iki büyük gerçek gizli.Birincisi; jürinin ve sistemin tescil ettiği o sarsılmaz başarı. RAW dosyası olsun ya da olmasın, deklanşöre basan o göz, kompozisyonu kuran o zihin ve aile kavramının o en ham, en sıcak anını yakalayan o duygu, yüz binlerce rakibini geride bıraktı. O kadraj jürinin karşısına çıktı ve "Ben buradayım, bu hikaye anlatılmaya değer" dedi. Bu paye, hiçbir kural belgesiyle silinemeyecek kadar sana, senin yeteneğine aittir.
İkincisi ise belgesel fotoğrafçılığın ve dijital çağın bize hatırlattığı o sert ders: Işığın ilk haline sahip çıkmak.RAW dosyası, fotoğrafın dijital negatifidir; kamera sensörüne çarpan ışığın hiçbir işleme tabi tutulmamış, değiştirilmemiş ham halidir. HIPA gibi devasa prestije sahip organizasyonlar, manipülasyonun ve yapay zekanın her yeri sardığı bu dönemde, fotoğrafın "dürüstlüğünü" korumak adına bu kuraldan tek bir adım bile taviz vermezler. Çünkü belge fotoğrafçılığı, sadece neyi gördüğün değil, gördüğün şeyi değiştirmeden sunabilmektir.
Sonuç olarak; evet, teknik bir zorunluluk yüzünden o kupa belki elden kayıp gidecek. Ancak cebimizde kalan şey bir yenilgi sanılacak benim açımdan; fakat uluslararası alanda tescillenmiş bir yetenek ve gelecekteki tüm başarıların zeminini oluşturacak devasa bir tecrübedir.
Bundan sonra deklanşöre her basıldığında, bu ödülü kaybeden kişi, boşver altı üzeri bir altın madalya değilmiş bunlar, aynı zamanda o anın "ham hakikatini" de belleklere kazıyacak kişilerden biriymişim diyecek. Ve gerçeğin izini süren o göz, çok daha büyük kürsülerde hakkı olanı mutlaka alacak. Ham gerçek ne denli isteniyor bugünlerde.
Bilmeyenler için anımsatayım bu ödülü alsaydım NatGeo kadar prestijli bir yerde olacaktı bu başarı, sonuçlar açıklanmasa da ben çoktan umudumu kestim. Hedeflediğim yere çoktan varmış olacaktım, bu ne denli üzücü! İşin tuhaf yanıysa, bu fotoğrafın Türkiye’de bir sergilemeye bile kalmaması işin başka yönü.