image Yavuz Kara
İBN HALDUN MUKADDİME -2-

Yazı Tarihi : 21.08.2026
 E-Mail :

 


HAYATI -1-
“Kendi semasında tek yıldızı”
“Göklere yükselmiş bir kartal” olarak
İslam düşünce tarihinde kendine ulaşılamamış bir yer edinen İbn Haldun;
-Asıl adı Ebu Zeyd Veliyüddin Abdurrahman bin Muhammed bin el-Hadrami kısa adıyla: Abdurrahman-
-Künyesi Ebu Zeyd-
-Kökü  Hadramut Yemen-
Haldun ismi nereden geliyor peki derseniz;
İsmi soyundan geliyor, atasının adı Haldun.
Yemenden Endülüs’e yerleşen ilk atası Halid b. Osman’ın adının zamanla sevgi ve saygıyla anılmaya başlamasıyla halk arasında ona Haldun ismi layık görülüyor.
Bu soydan gelenler de Haldunoğulları (Beni Haldun) olarak anılmaya başlanıyor.
“İbn” de oğlu demek olduğundan Haldun’un oğlu/torunu anlamına geliyor.
Evet İbn Haldun:
Tarihi hurafelerden ve hikayelerden temizleyerek bilim haline getiren,
Sosyolojinin kurucusu, sosyal olayları akıl ve yasalarla açıklayan,
Kurucusu olduğu “Umran” ilmiyle medeniyete bir yeni perspektif sunan,
İklim teorisiyle; insan, toplum, tarih ve medeniyet üzerindeki coğrafyanın dayatmacı gücünün önemine dikkat çeken,
Tarih, coğrafya, devlet, siyaset, ekonomi alanındaki realist yaklaşımıyla,
Dünyada dehası ve yeni yaklaşımları sebebiyle hala etkili olan ender şahsiyetlerden biridir İbn Haldun.
Bu yönüyle merak konusu olan İbn Haldun’un hayatına değinmeden geçmek olamaz elbette.
Ben bu bölümde hayatın bir kesitini ve onun teorisi asabiye ve Umran ilminden bahsetmek istiyorum.
Aslında İbn Haldun hayatını ikiye ayırabileceğimizi düşünüyorum.
Birinci bölümünü 74 yaşında vefat eden Haldun’un yaklaşık 50 yaşına kadarki çalkantılarla, siyasi ve idari karmaşanın içinde geçirdiği; gaddar hatta bazen zalim ve hatta makyavelist bir tutum sergileyen, devlet adamıyken gözü hiçbir şey görmeyen acımasız İbn Haldun bölümü.
Diğeri de ölene kadar Kahire’de siyasi entrikalardan uzak huzurlu ve istikrarlı yaşadığı kendini ilme veren İbn Haldun bölümü.
Tunus’da 20 ve sonrasında tekrar 4 yıl, Cezayir, Fas, Endülüs 26 yıl ve son 24 yılı Kahire’de geçen bir ömür.
Hayatına geçecek olursak;
Haldun’un Ailesi 750 yıllarında Yemen’den Endülüse göç ediyor.
Aile devlet kademelerinde Haciplik, Vezirlik vs. yapıyor.
Büyük İtibar sahibi bir aile.
Fakat 932 yılında adları bir ayaklanmaya karışıyor, ayaklanma da başarılı olamayınca tüm itibarları yok oluyor.
Ve bu durum 100 yıl devam ediyor.
Bu süre sonunda  eski günleri kadar olmasa da itibarlarını kısmen geri alabiliyorlar.
Bu durum da 1228 yılına kadar devam ediyor.
1228 yılında aile tamamen Tunus’a göçüyor.
Orada Hafsilerle akraba olduklarından hep söz sahibi olup, yönetici ve elit olarak yaşıyorlar.
Haldun’un hayatı ekseriyetle saray ve konaklarda geçiyor.
Haldun 16 yaşına geldiğinde Tunus Faslılar tarafından işgal edilir.
Başa Meriniler geçer.
O, dönemin en önemli ilim adamlarından dersler alır.
Yeni gelen Faslı ilim adamlarından da fazlasıyla nasiplenir.
Fahrettin Razi, Nasrettin Tusi gibi alimlerin de kitaplarını okur.
1332 yılında doğar İbn Haldun.
1248 yılında Veba salgını başladığında Haldun 16 yaşındadır.
Fas Sultanı politik sebeplerle Ülkesine dönerken yanında getirdiği ilim adamlarını da beraberinde götürür.
İbn Haldun da onlarla gitmek ister, ama abisi buna engel olur.
Bu arada Harisiler tekrar görev almaya başlar, Haldun da böylece ilk resmi görevini alır.
Sultanın alamet katipliği görevine getirilir.
1353 yılında çıkan savaş sonrasında Haldun doğruca Fas’a kaçar.
İlim meclisine üye olup, kütüphanede görev alır.
Bu dönemde de Endülüsten gelen alimlerden dersler almaya başlar.
Sonrasında Sultanın katibi ve mühürdarı olur.
Oluyor olmasına da görevi kendisi için aşağı bir görev olarak kabul ettiğinden daha büyük görevlere talip oluyor.
İşgal sonrası hapise atılan Harisi Sultanı ile iletişime geçip,
 Haciplik karşılığında onu hapisten çıkarabileceğini söylüyor.
Fakat plan ifşa olduğundan tutuklanıp iki yıl hapiste kalıyor.
Fasda Merini Sultan ölünce vezir tüm hapistekileri çıkarıyor.
Haldun da görevlerine iade ediliyor, zira vazgeçilemez bir adam.
Fakat Tunusa dönmesine izin verilmeyecektir.
Merini Veziri gittikçe güçlenince ona karşı rahatsızlıklar, homurdanmalar gittikçe artmaya başlar.
(Meriniler sonrasında İspanya’nın bir bölümünden Mısır’ın bir kısmına kadar bölümde hüküm süreceklerdir yaklaşık 300 yıl boyunca.)
İsyancılar ortaya çıkar ve sayıları da artmaya başlar.
 Haldun’dan kendilerine yardım etmelerini isterler.
O da kendisini hapisten kurtaran adamın aleyhine isyancılara akıl verip, bir yol haritası koyar önlerine.
Böylece Sultan yine değişir.
İsyana yaptığı yardımlar katkıları nedeniyle, yeni gelen Sultan da onu sır katibi yapar.
Gücü ve itibarı gittikçe artmaya başlamıştır Haldun’un.
1361 yılında Sultan tekrar değişse de Haldun görevine devam ettirilir.
Gelecek bölümde hayatına devam edeceğiz…

ASABİYE VE UMRAN
(SOY, NESEB, BEDEVİ, HADARİ, MEDENİYET)
Haldun uğraştığı bu ilme “umran ilmi” demektedir bildiğimiz gibi.
Bana sorarsanız Umran ilmi”ne toplum ilmi diyebiliriz.
Umran ilmi bugünkü sosyoloji biliminin kullandığı metodları temelinde barındırır.
2 toplumdan bahseder Haldun:
Bedevi toplumlar / Göçebe toplumlar
Hadari toplumlar / Yerleşik toplumlar
(Hadariliğin kaynağının da bedeviler olarak tespit ederken bedeviliği büyüten ve güçlendirenin de asabiyenin kuvveti olduğuna dikkat çeker.)

ASABİYE:
Haldun asabiyeyi ikiye ayırır, nesep ve sebep asabiyesi olarak.
Güçlü asabiye; gönüllü birliktelik, nesep menfaat ve idrakle oluşacaktır der.
Asabiye her ne kadar soy, nesep, kök anlamına gelip; kan bağı, süt bağı, kader bağı, menfaat bağını işaret etse de genel olarak kültürü temsil etmektedir.
Asabiyenin bedevi toplumlarda, kabilelerde görüldüğünü söyler.
Kabileyi de çok iyi bilen Haldun orada bir gönül bağının varlığından bahsederken, hukukun değil örfi bir tavrın varlığına dikkat çeker.
Haldun “asabiye”yi bir toplumun içsel yapıştırıcısı, kolektif yaşam enerjisi, en zor zamanlarda bir arada tutan, onlara biz dedirten, fedakarlık yapmalarını sağlayan görünmez güç,
Bir grubu yenilmez kılan ortak ruh, birliği ve beraberliğinin kaynağı,
Bir yardımlaşma ve dayanışma kuvveti olarak tanımlar.
Zorluklarla bilenmiş, zorluklara dolu hayata alışkın olanların, daha cesur ve dayanıklı olduğunu söyler.
Asabiyesi güçlü olmayanın güçlü bir devlet de kuramayacağını dikkat çeker.
Asabiyeyi kısacık bir örnekle açıklamak istersek; siz ve kardeşiniz amcanızın oğluna karşı olsanız, aranızda bir husumet olsa da; siz, kardeşiniz ve amcanızın oğlu öbürüne karşı omuz omuza olmayı ifade eder.

UMRAN
C.Meriç’e göre Umran, bir kavmin yaptıklarının ve yarattıklarının bütünü, içtimai ve dini düzeni, adaletler ve inançlar sistemidir.
Avrupa’nın hiçbir zaman ve hiçbir kelimesiyle kucaklayamadığı bir bütün olarak görür.
Umran’ın kültür ve medeniyeti kapsadığını söyler.
İbn Haldun İnsanın toplumsal bir varlık olduğunu, 
Tek başına yaşayamadığından hep bir araya geldiğine dikkat çeker.
Tek başına istediği gibi yaşayamaz, ihtiyaçlarını yeteriyle gideremez.
Zamanı, imkanı ve gücü yetmez buna.
Bunun için bir araya gelme, işbirliği ve iş bölümü yapmaya ihtiyaç duyar.
O yüzden bugüne kadar insanoğlunun hep topluluklar halinde yaşadığını kiminin göçebe kiminin de yerleşik hayatı seçtiğini söyler.
Göçebelerde;
Mekan bağımlılığının olmadığını, ayaklarını bastıkları yerin kendi mekanlarının olduğuna inandıklarını söyler.
O yüzden orada tarih olmaz, geçmiş olur,
Matematik olmaz aritmetik (dört işlem) olur,
Göz değil söz etkilidir.
Aktarımlar hep söz ile hikayelerle sürdürülür,
İşbirliği (imece)vardır,
Bu yüzden buradan medeniyet çıkmaz der.
Hadari (yerleşik) toplumlarda ise;
Mekan bağımlılığı vardır, herkesin bir mekanı vardır çitle çevirdiği,
Sözden ziyade yazı vardır,
Geçmişlerini tarihleştirirler yazı sayesinde,
Geleceğe aktarımları yazı iledir,
Matematik vardır, geometri vardır.
Bu sayede perspektif, derinlik (uzunluk ve hacim) anlayışları oluşur, 
İş bölümü vardır, insana boş zaman bırakan,
Boş zaman sayesinde sanat, felsefe vs. doğar ve gelişir,
Birlikte yaşamanın getirdiği insanlar arasında oluşan haksızlıklar, anlaşmazlıklar vb. sebebiyle hukuk ve adalet gelişir,
Yasa oluşur ki tüm peygamberler de böyle toplumlara gelmiştir zaten,
Medeniyet de buradan doğar işte der.
Kısaca ifade etmek istersek;
“Asabiye”yi kültür, “Umran”ı medeniyet olarak veya 
yerel ve evrensel olarak sınıflandırabiliriz.

BEDEVİ, HADARİ
Bedevinin göçebeyi, hadarinin yerleşik hayatı, şehri ihtiva ettiğini düşünürsek,
Bedeviyi kültür, hadariyi kültür ve medeniyet olarak da ifade edebiliriz.
Bu temsiliyet üzerinden hareketle;
Kültür, her toplumun kendine ait değerler sistemini oluştururken,
Medeniyeti ise bir kültürün evrensel insanlık mirasına sunduğu değerler bütünü olarak anlamlandırabiliriz.
İnsanı, ruhunu eşyaya yansıtabilen olarak kabul edersek, kültür ve medeniyet bu anlamda hayata değer katmaktır.
İnsan bulunduğu ortamda her zaman iyi veya kötü mekanı ve mekandaki her şeyi kendince değiştirir,
Bunu yaparken de  kültürünü kullanır.
Zengin kültür sahibi olanla zayıf kültür mensubu olanlar mekan ve değiştirme konusunda ruhunu çevreye yansıtma konusunda ciddi farklılıklar gösterecekleri aşikardır.
Bu onların yararın mı, değerin mi peşinde olduğunun da göstergesidir.
Medeniyete yani evrensel insanlık mirasına katkı/iyilik yapacak olanlar: ilim, düşünce, aksiyon, sanat adamları alanında faaliyet gösteriyorsa medeniyet oluşur, güzelleşir.
Evrensel insanlık mirasına kötülük yapanlar ise kültür ve medeniyete hiçbir olumlu katkı yapamaz, çünkü yıkım ve yok etmek kültür ve medeniyeti oluşturmaz.
Var olan değerlerin üzerine bir değer eklersek kültür ve medeniyet gelişir.
Haldun:
Hadari  umran, değeri arar,
Bedevi umran, yararı arar demiştir.
Kısaca “bedevi” ve “hadari”de inanç ve düşünceden de bahsedecek olursak;
Haldun;
Kabilede evrilinemeyeceğini, düşünceden ziyade inancın hakim olduğunu söyler,
Sürekli yararın peşindeysen, bedevi aklın peşindesin demektir diyerek,
O zaman sende nazari akıl (soyut akıl) gelişmez ve bir şeyi anlayabilmen için somutlaştırılan ( cennet, cehennem, vb.)inançlara ihtiyaç duyarsın,
Öyle ki ne düşünce üretebilir ne de düşünmeyi düşünebilirsin,
Böylelikle neyin inanç neyin düşünce olduğu anlayamaz, inancı düşünce, düşünceyi de inanç olarak yaşarsın.
Medeniyetin oluşabilmesi için; inanç ve düşüncenin ayrılması zarurettir.
Haldun tüm toplumsal olayları, gelişmeleri, oluşumları bir organizmaya benzetir.
Her şeyin bir sonu olduğunu, medeniyetlerin, devletlerin de doğup büyüyüp, yaşlanıp, öleceğini söyler.
(Haftaya devam edeceğiz inşallah…)


Bundan sonra daha iyi bir medeniyeti oluşturabilmek temennisiyle…
Muhabbetle…
Yavuz KARA



  YORUM YAZ
 
Adınız Soyadınız
 
Yorumunuz
 
 
  GÜNCEL
 
 
 
  SOSYAL MEDYA
 
 
  HAVA DURUMU
 
 
  FACEBOOK
 

 
 
 


 
 
 

 

Mersin Post | Siteden yararlanırken yayın politikamızı okumanızı tavsiye ederiz. mersinpost.com.tr © Copyright 2026 Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz, kopyalanamaz, kullanılamaz. Mersin Post basın ve yayın meslek ilkelerine uyar.

URA MEDYA