-1-
Cemil Meriç: “İslam tarihinin semasındaki tek yıldızdır”
A.J.Toynbee :”Herhangi bir zamanda, herhangi bir zihin tarafından yaratılmış en büyük tarih felsefesinin sahibi.”
Modern historiyografinin(Tarih yazımının), sosyoloji ve iktisadın öncüsü,
Ve bunun gibi bir çok övgünün, hayranlığın muhatabıdır İbn Haldun.
İbn Haldun deyince akla gele ilk şeyler: Asabiye, Umran, Bedevi, Hadari, İklim-Coğrafya, Tarih, Devlet ve Ekonomi anlayışıdır.
Dolayısıyla bu kavramlar hakkında bilgi sahibi olunması onun anlaşılması bakamından çok önemlidir.
Ve sonrasında, elbette Mukaddime.
Ben “Üçü bir arada” bir adam diye değersiz bir benzetmeyle ifade ettiğim, yani ilim adamı, fikir adamı, siyaset adamı olarak kabul gören;
Her gittiği yerde kendini hissettiren, desteğinden medet umulan,
muhalefetinden korkulan, sultanların hep öldürmek isteyip bilgisinden dolayı son anda vazgeçtiği,
özgüveni yüksek, acımasız devlet adamı, iyi bir hoca,
hem aktör hem de faktör ( olaylarda hem oyuncu hem de uygulayıcı, sonucu belirleyen etken) olabilen
İbn Haldun’u düşünce sistematiğ ve alt yapısı, devlet adamı ve bir garib insan olarak Ebu Zeyd Veliyüddin Abdurrahman bin Muhammed bin el-Hadrami yani kısaca Abdurrahman’ın kişisel yapısı ve karakterini de içeren bir yaklaşımla değerlendireceğim.
Ve tabi girişi, girişe Mukaddimeye verelim istiyorum.
Mukaddime -giriş /önsöz- demek.
İbn Haldun İber tarihini kaleme aldığı 7 ciltten oluşan (ansiklopedi olarak da kabul edilen) devasa “Kitabü’l-İber” (ibretler kitabı veya dersler kitabı) de yer alan ve 1.cildini oluşturan bölüm adıdır “Mukaddime”.
Kitabü’l-İber 14. Yüzyılda kaleme alınmış insanlık tarihinin genel bir dökümünü içeren evrensel bir dünya tarihi ve sosyolojinin temelini atan büyük bir ansiklopedidir.
Kitabü’l İber yedi büyük ciltten müteşekkildir.
Mukaddime de giriş-önsöz olarak kaleme aldığı birini cildi teşkil eden bölümdür ve o kadar önemli ve değerlidir ki kitabın önüne geçmiştir, zira;
Tarihin ilk sosyoloji kitabı,
Tarihi hikaye ve hurafelerden ayırıp, bilime çeviren anlayışın ürünüdür.
Başlı başına bir eser haline gelmiştir.
Mukaddime toplumların ve medeniyetin doğuş, gelişme ve yıkılma yasalarını (asabiyet ve ümran) inceleyen sosyoloji, tarih felsefesinin temelidir.
Kitabın bir özelliği de kullanılan dildir.
Haldun’unun eserlerinde kullandığı dil oldukça basittir.
Yalın bir dil kullanmıştır.
Yüksek şeyleri en basit bir dille anlatmak en önemli başarılarından biridir.
Ve eserinde,
Haldun, genellemeler yaparak anlatır düşüncelerini.
Tümelle hiç ilgilenmez, insanı insan yapan özlerle alakası yoktur.
İ.Haldun: “öz, möz diye bir şey yoktur, sadece fıtrat vardır Allah’ın insana verdiği” der.
Ve asla;
değerler üzerinden konuşmaz.
Sadece realite üzerinden konuşur.
Felseficilere masalı bırakmalarını söyler.
“Yaptığınız tek şey sorulara çözüm ararken yeni ve daha fazla soru oluşturup çözümden uzaklaşmak.”
“Ben diyorum ki benden öncekilerin aksine, devletleri doğru yönetmek felsefe ile değil, tarihi doğru okuyarak yapılabilir.”
“Çünkü geçmişler geleceğe, suyun suya benzediğinden daha çok benzer.”
“O yüzden yapılması gereken bir hayal ülkesi kurup üzerine ülke inşa etmeye çalışmak değil, tarihi doğru okumaktır.”
Felsefenin gerçek hayatta söyleyebileceği hiçbir şeyin olmadığını söyler.
Devlet kurmanın şartının “asabiyesi” güçlü olmaktan geçeceğini söyler.
O’na göre güçlü “Asabiyesi” olan güçlü devlet kurabilir.
Devlet kurulduktan sonra ise derhal asabiyeden uzaklaşılması gerektiğini ifade eder, Roma gibi, Osmanlı gibi.
Din konusunda devlette dini elzem görmez.
Ama bir maneviyata ihtiyaç olduğunu vurgular.
Ahlakı ise şart görür.
Dinin asabiyete kuvvet verebileceğini söyler.
İ.Haldun din olsun veya olmasın amacıyla söylemiyor aslında bunları vakaya işaret ediyor sadece.
Haldun, “olmalıdır” da demez hiç.
Olması gerekenle hiç uğraşmaz, işi sadece olanla uğraşmaktır.
“Olması gerekenlerle sadece aptallar ilgilenir, bir şey yapacaksanız olanla ilgileneceksiniz” der.
Kültüre de değer vermez, esas olarak iklim, coğrafya ve tabiatı önemser.
“Bir şeyin tabiatını anlarsanız, tabiatına göre harekat ederek ona hakim olur, mutlu yaşarsınız.
Tabiatını bilmezseniz, bilmediğinize göre hareket eder tahakküm edersiniz, zulüm ve düşmanlık ile yok olursunuz.” Der.
Akla da önem verir, onu da üçe ayırmıştır: Aklı temyizi, Aklı tecrübi, Aklı nazari.
Kırsalda aklı temyizi ( herkeste olan akıl) vardır, orada asla teorik akıl (aklı nazari) olmaz,
Teorik akıl da (aklı nazari), Tecrübi akıl ( aklı siyasi, pratik akıl) karşısında hep kaybeder, demiştir.
Tecrübi aklın sadece olanla meşgul olduğunu ifade eder.
Olanın bir karşılığı da O’nun için,
Ortaya koyduğu “İklim Teorisi”dir.
“Coğrafya kaderdir” sözüyle ( ki bu söz de kendisine ait değildir, Ahmet Hamdi Tanpınar’a aittir) sloganlaşan İklimlerin insan üzerindeki hakimiyetini ilan edip, tabiatın etkisinin oradaki toplulukların yaşam, düşünme ve karakterini nasıl şekillendirdiğini; yedikleri ve içtiklerinin bile bunda nasıl etkisi olduğunu açıklayan bir teoridir, “İklim teorisi”.
Siyaseti de şekillendirdiğini ifade eder.
Siyaset konusunda,
“Ulemanın kesinlikle siyasetten uzak durması gerektiğini; çünkü onların siyasetten en az anlayan sınıf olduğunu söyler.
Olması gereken için olanı ihmal ettiklerine inanır.
Ulema teorik ve yüksek soyut kavramlarla düşünmeye alışkındır, siyaset ise pratik akıl, hemen çözüm isteyen olanla ilgilidir.
Siyaset yapmakla, siyaset düşünmek aynı şey değildir” der.
Kişisel olarak amacı, ataları gibi hep Hacip olabilmektir.
Olur da.
Hacip;
Halkla Sultan arasında,
Sultanla Vezir arasında,
Vezir ile halk arasındaki ilişkiyi düzenleyen makam sahibi.
Esasen bakıldığında ülkeyi yönetendir hacip.
Hacip olduğunda ise kimseyi gözü görmez ihaneti sıradanlaştıran, işbirliği, adam satmada uzman; varlığının, saygınlığının, bilgeliğinin, vazgeçilmezliğinin devamı için gaddarlaşabilen abisini bile ölüme göndermekten çekinmeyen Haldun’u konuşmaya devam edeceğiz…
Olması gerekeni, olana kurban etmeyenlerden olabilmek temennisiyle…
Muhabbetle…
Yavuz KARA