MFÖ’nün bir şarkısı vardı doksanlı yıllardan kalma: “Mazeretim Var Asabiyim Ben”
“Gülmüyor yüzüm hayat zor oldu
Güller susuz kurudu soldu
Tövbe ettim gene bozuldu
Yüreğim yanar
Mazeretim var asabiyim ben” diye başlayan.
Müthiş bir toplumuz gerçekten, asabiliğimizin bile bir mazereti var.
Gerçi mazeret bulma uzmanlık alanımız bizim.
Yapacaklarımızın gerekçesi var makul olmayan ama cari olan.
Yaptım, yaptım hele bir sor niye yaptım(!)
Aslında benim içim dışım bir, sadece biraz öfkeliyim, ama çabuk alevlenir çabucak söner benim öfkem.
Hatta çok ve çabuk öfkelenen, kırıp döken, temiz dürüst adamdır gibi de bir algının bağımlısıyız ki hiç sormayın.
Doğan Cüceloğlu öfke için; yaşamsal bir özelliği olan potansiyel,
Ve her insanda var olması zorunlu olan bir güç diyor.
Sizce bu kadar önemli güç başıboş bırakılmalı mı?
Bırakılmamalı elbette.
Kontrol dışına sürüklenen davranışlar,
İtaat etmeyi reddeden uzuvlar,
Bağımsızlığını ilan eden bir dil,
Bunlar öfkenin normal hali olmamalı, bizde yaygın olduğu gibi.
Cüceloğlu, sekiz yaşına kadar tüm çocuklar gibi bizim çocuklarımız da aynı yaklaşımı sergiliyor.
Sekiz yaşından sonra ise bizim çocuklarımız öfkeli, hiddetli, şiddete meyilli, inatçı ve istediğini bu davranış kalıplarıyla alan birisine dönüşüyor, ancak böyle var olabileceğine inanıyor.
İşte bu ciddi olarak araştırılması gereken bir konu. Diyor.
Evet genellikle öfkeliyiz, hatta öfkeli olduğumuzun farkında bile değiliz çoğu zaman.
Bir kısmımız ise öfkeli olmadığı halde öfkeli görünme eğiliminde.
Bir nevi öfkeyi nüfuza geçirme hali!
Öyle ki, böyle görünmezse; var olamayacağını, dikkat çekemeyeceğini hatta adam yerine bile konmayacağını düşüncesine sahip olan insanlar bunlar.
Elbette bu durum; ailevi, toplumsal, kültürel, sosyolojik bir geçmişle şekillenen de bir olgu, duygu.
Evet bir duygu.
Bir duygu olmasına rağmen öfke, varoluşsal bir yetenek de aynı zamanda.
Öfke ile korunabiliyoruz, önlem alabiliyor, hayatımızı sürdürebiliyoruz.
Ve daha önemlisi, öfkeyle ortaya çok yüksek, olağanüstü bir enerji ortaya çıkıyor.
Bu enerji bir taraftan çok büyük bir güç diğer taraftan dikkatimizi daraltıp aynı zamanda da çok yoran bir güç.
İşte ortaya çıkan bu olağanüstü enerjiyi nasıl yöneteceğimiz önemli bir mesele haline geliyor.
Bu enerji kontrol edilebilir mi, yönetilebilir mi, değerlendirilebilir mi?
Bu sorular belki hepimizin aklına geliyor, ama cevap aramakla pek uğraşmıyoruz.
Oysa bu sorulara hiç düşünmeden verilecek cevap evettir.
Bu durum artık bilimsel bir dal haline gelmiştir.
Öfkenin kökeni, gelişimi, kültürel ayak izi, sosyolojik tabanı vs. alanlardaki çalışmalara paralel, öfkenin kontrolü, öfke yönetimi gibi alanlarda sayısız, ciddi akademik çalışmalar, analizler, açıklamalar, çözümlemeler sunuluyor.
Öfkemizi yönetebilir, yönlendirebilir, “öfke yemlerini” yutmadan değerlendirebiliriz.
Velhasıl;
Öfkemiz ve sonuçlarına bir mazeret üretmektense, mazeretsiz olarak öfkemizle yüzleşmeliyiz.
Çünkü;
Öfkeye sahip olmamız çok değerli, öfkenin bize sahip olması ise çok zehirli ve tehlikeli.
AVUSTRALYA-TÜRKİYE (2-0)
Dünya Kupası ilk maçında, büyük beklenti içerisinde olduğumuz Milli Takım kötü bir sonuçla turnuvaya başlayınca, her zamanki gibi öfkemizle, yergimiz ve ironimizle içimizi döküyorduk.
Ta ki 700 takipçili Avustralya menşeili bir hesap milli takım formasıyla bir ağlayan Türk çocuğunun fotoğrafını alıntılayarak: “Hayatımda hiçbir zaman Avustralyalı olmaktan, bir barda bulunan insanların kalabalık halde tribünde ağlayan on yaşındaki bir Türk çocuğunu gördükten sonra; tezahüratlarla, sevinç çığlıkları attığı andaki kadar gurur duymadım.” Şeklinde bir paylaşımda bulunana kadar.
Sadece yedi yüz takipçili küçücük bir hesabın içi bomboş, gerçek ve orijinal olmayan bir paylaşımı.
Orijinal olmayan diyorum, zira aynı paylaşım 2022 senesinde oynanan Fransa-İngiltere maçı esnasında ekrana gelen ağlayan bir İngiliz çocuğu gelince, Fransızların yaptığı aynı içerik ve görüntülü paylaşımla başlayan ve bir süre sonra İngilizlerin Almanya maçı sonrası “ağlayan Alman çocuğu” resmini kullanarak yaptığı paylaşımın kopyası.
Çocuk aynı çocuk, formalar farklı, kimlikler farklı.
Yapılan da aynı ironi aynı dalga geçme sonuçlar ise hayli ilginç.
Diğer paylaşımlarda etkileşim(beğeni-like) on binler, paylaşım(retweet) bin civarındayken, söz konusu ağlayan Türk çocuğu olunca etkileşim milyonlar, paylaşım ise yirmi bin üzerinde gerçekleşiyor.
Ve işin ilginç yanı bu yirmi bin paylaşım Türk kullanıcılı hesaplardan geliyor.
Kabul etmek gerekirse bu konularda çok hızlı harekete geçip, aldığımız inisiyatifle çok çabuk organize olabilen müthiş bir milletiz.
Yani çok kısa bir sürede, birkaç saat içerisinde o kadar hızla etkileşim sağlıyoruz ki gerçekten inanılmaz.
Dünya üzerinde bu paylaşımın bu hız ve büyüklükte yayılması ise tamamen bizim eserimiz.
Sonuç ne oluyor peki:
1-Hesap sahibi Avustralyalı ilk başta milyonların beğenisi ile mutluluk içerisindeyken, aldığı tecavüz ve ölüm tehditleri karşısında polise gidip şikayetçi oluyor ve hesabını kitlemek zorunda kalıyor.
O ana kadar on iki milyon paylaşımı bulmuşken üstelik.
2-Bu hengame arasında bir hesabın “zaten bütün dünya Türklerden nefret ediyor” twitiyle bambaşka bir hale bürünüyor. Bunun üzerine milyonlarca onay yorumu gelince, konu bambaşka bir alana kayıyor.
Bir nefret söylemine dönüşüveriyor.
“Zaten bütün dünya Türklerden nefret ediyor”
3-Bizler bir haksızlığı ödetmek adına başlattığımız öfkemizle, paylaşım yapanın hedefine oluşmasına en büyük katkıyı sunmuş oluyoruz.
Gerçek olmayan küçücük bir yerel hesabın paylaşımı küresel bir yalana dönüşüyor.
Bizler ise öfkeleniyor, alıntılıyor, sövüyoruz ve söylemi büyütüyoruz.
Yani paylaşım sahibinin hiçbir şey yapmasına, emek harcamasına gerek kalmadan hedef kitle olan bizler, aynı zamanda bu saldırının, yalanın doğal dağıtım kanalına dönüşüyoruz.
Böylece yalanın gerçekliği için çabalayıp duruyoruz.
Ve algı olguyu işkenceyle katlediyor.
Sosyal medya; gerçeği değil, kendi gerçeğini oluşturmayı amaçlıyor.
Velhasıl;
Haklı olsak bile öfkemizi yönetemediğimizden haklı kalmayı başaramıyoruz.
ÖFKE YEMİ
Gelelim “öfke yemi” ne.
“Öfke Yemi” (Rage Bait) Oxford Üniversitesi’nin de 2025 yılında, yılın kelimesi olarak seçtiği bir kelime.
Ne demek peki: Sosyal medyada veya internet sitelerinde kullanıcıları sinirlendirerek veya kışkırtarak etkileşim çekmek maksadıyla, sinir bozucu, kışkırtıcı veya saldırgan davranarak, öfke ve kızgınlık uyandırarak takipçi sayısını arttırmaya yönelik kasıtlı olarak hazırlanan içerikler demek.
Biraz daha açmak gerekirse; sosyal medyanın bir sahibi var.
Sahibi olan da etkileşimi arttırarak reklam vs ile zenginleşiyor.
Bunu yapabilmek için de bir algoritma (belirli bir hedefe ulaşmak için izlenmesi gereken adım adım kurallar dizisi, işlem basamakları) belirliyor.
Bu kurallara itaat ettiğin sürece var olabileceğin bir alana dönüştürüyor platformunu.
Kuralları belirliyor, sınırları çiziyor.
Kurallara uymazsan; sana sormadan, seni atıp dışlıyor.
Hakkında da bir suçluluk algısı oluşturuyor.
İtiraz hakkı veriyor, ama hiçbir itirazı kabul etmiyor.
Bunu da özgürlük olarak sunuyor.
Algoritma; öfke, kin, şiddet, ırkçılık, hakaret vs. ile beslenmeni istiyor.
Bu isteklere riayet ettiğinde ise seni öne çıkarıp, maddi olarak da ödüllendiriyor.
Sende gönüllü kötüleşmeye razı oluyorsun.
Bazarovlaşan defolu karakter olmanın olası olumsuzlukları da,
Botokslu ahlak görüntüsüyle örtmeye çalışılıyor.
Bu yüzden, algoritmalara itaat ederek kötüleşmek, normalin oluyor.
Algoritmalar bu kadar niye önemli, çünkü dijital dünyada görünürlüğün kapısını açan gizli düzenleyiciler onlar.
Sosyal medya platformları hangi içeriklerin öne çıkacağını algoritmalarla belirliyor.
Algoritmalar, kullanıcıların neyi göreceğini seçiyor, böylece gündem, tartışma ve hatta toplumsal duygular algoritmik filtrelerden geçerek şekilleniyor.
Algoritmalar sadece görüntü akışını değil, kültürel atmosferi de belirliyor.
Neye güleceğimizi, neye kızacağımızı, hangi konuların gündem olacağını algoritmalar belirleyip, yönlendiriyor.
Hiç aklımızda yokken ekranı kaydırırken bir anda bambaşka bir gündem ve duyguya geçiş yapıveriyoruz.
Karşımıza çıkan pozitif bir seçenekse rahatlıyoruz, öfke içeriklerinde ise hemen alevleniyoruz.
Kısaca, algoritmalar duygularımızı nasıl manipüle edeceği şovunu da bize gösteriyor.
Duygularımızın nasıl bir ekonomik değere dönüştüğüne şahit oluyor, bilerek veya bilmeyerek bu ekonominin gelişimine katkı sağlıyoruz.
İşin aslı algoritma öfkeyi seviyor.
X’in gelir şartları arasında görünürlüğün başı çektiğini görüyoruz..
Çünkü o platformda o programa girebilmek için son üç ayda milyonlarca organik gösterim eşiğini geçmeniz gerekiyor.
Bu yüzden sosyal medyada öfke, şiddet, ırkçılık, küfür mütemadiyen yükseliyor.
Çünkü bu duygular çok verimli, karlı duygular platform için.
Herkes burada kazanacağı takipçi ve etkileşimle kazanacağı birkaç yüz doların peşinde.
Avustralyalı hesabın paylaşımında olduğu gibi, konu ile uzaktan yakından ilgisi olmayan mutedil hesaplar bile etkileşimin artmasıyla bu akıştan ben neden payımı almayayım düşüncesiyle, öfkeyi daha da körüklediler.
Çünkü, öfke en hızlı tetiklenen ve en bulaşıcı duygulardan biri.
O yüzden;
Kullanıcılar da bu “öfke yemi” ni yutuveriyor.
“Öfke yemi”; öfkeyi ve onu ifade etmeyi, zamanla öğrenilmiş bir davranışa dönüştüren bilinçli, kasıtlı stratejik bir adım.
Bir çok hesap, kullanıcı, bu stratejiyle, kasıtlı olarak tahrik edici mesajlar paylaşarak görünürlüğünü arttırarak, menfaat elde etme peşinde.
Belki görünürlüğünü arttırıyor ama eksilen ve yitirilen insanlığını yerine koyamıyor.
Amaçları menfaat, niyetleri kirli, dilleri zehirli, algoritmalarla besili hesapların avlanma biçimi “öfke yemi”.
Velhasılı kelam
Twitter, Facebook, YouTube, Tiktok, İnstagram bize dünyayı göstermiyor, gösterdiğinin dünyamız olduğuna inandırmayı amaçlıyor.
Yemi yutmayanları da sevmiyor.
Yemi yutmayan, yem olmayan ve yem etmeyenlerden olabilme temennisiyle…
Muhabbetle…
Yavuz KARA