Sanat tarihinde sanatçı figürü uzun süre eserin gölgesinden çok, merkezinde yer aldı. Rönesans’tan modern döneme kadar “kim yaptı?” sorusu çoğu zaman “ne yapıldı?” sorusundan daha belirleyiciydi. Ancak çağdaş sanat, özellikle sokak sanatıyla birlikte bu hiyerarşiyi tersine çevirmeye başladı. Bugün bu dönüşümün en radikal örneklerinden biri, kimliği bilinmeyen ama küresel ölçekte tanınan bir figür: Banksy!
Banksy vakası, sadece bir sanat üretimi meselesi olarak görülmemeli; aynı zamanda görünürlük, medya ve piyasa ilişkilerinin nasıl çalıştığını gösteren bir model. Çünkü burada paradoksal bir durum var: sanatçı ne kadar görünmezse, eser o kadar görünür hale geliyor.
Sokak sanatı başlangıçta kamusal alanın müdahalesi olarak ortaya çıktı. Duvarlar, köprü altları, terk edilmiş yapılar; hepsi birer tuvaldi ama aynı zamanda izinsiz birer ifade alanıydı. Bu bağlamda anonimlik, bir tercih mi, yoksa temsil yeteneğinden kaçmak mı? Bence çoğu zaman bir zorunluluktu. Ancak Banksy ile birlikte anonimlik, bir stratejiye dönüştü. Kimlik gizliliği, eserin önüne geçen bir “hikâye” sanıldı; oysa bu bakış eserin kendisini büyüten bir çerçeve haline geldi.
Burada kritik soru şudur: anonimlik gerçekten sanatçıyı mı gizler, yoksa yeni bir söylence mi üretir?
Çünkü Banksy örneğinde anonimlik, tam anlamıyla bir yokluk olarak görülmez. Aksine, sürekli konuşulan bir varlıktır. Kim olduğu bilinmez ama onun hakkında sürekli konuşulur. Bu durum, sanat eserinin etrafında yeni bir anlam katmanı oluşturur: eserle birlikte, gizem ve varsayım/spekülasyon vardır.
Bu varsayım, sanat piyasasında da karşılık bulur. Sokakta yapılan bir çalışma, bir anda kesilip müzayede evine taşındığında, artık sadece bir duvar resmi olmaz, aynı zamanda bir yatırım aracına dönüşür. Tate Modern gibi kurumların ve küresel sanat piyasasının ilgisi, sokak sanatını kurumsal sanat alanına uyum/entegre sağlarken, aynı zamanda onun “sokak” niteliğini de tartışmalı hale getirir.
Bu noktada çelişki daha görünür hale gelir: sokak sanatı sistem karşıtı bir jest olarak doğar, ancak sistem tarafından hızla emilir/absorbe edilir. Anonimlik ise bu sömürüyü durdurmaz; aksine bazen hızlandırır. Çünkü kimliği bilinmeyen sanatçı, piyasa için daha esnek bir anlatı üretir. Onun yerine konuşan şey kişi sanırız, oysa konuşan hikâyedir.
Bu durum sanat tarihinin eski bir meselesini/sorunsalını yeniden gündeme getirir: sanatçının ölümü. Ancak burada ölüm fiziksel ölüm olarak görülmemeli, bu bilgisel/epistemolojiktir. Yani sanatçı ortadan kaybolmaz; sadece yorumun merkezinden çekilir. Geriye eser ve onun etrafında dönen anlam ekonomisi kalır.
Banksy sonrası dönemde anonimlik artık istisna olarak tanımlanır mı? Bu bir estetik strateji olarak da kullanılmaya başlandı. Bazı sanatçılar kimliklerini bilinçli olarak geri çekerek eseri daha evrensel bir alana taşımayı amaçlıyor. Ancak bu strateji her zaman aynı sonucu üretmiyor. Çünkü anonimlik, aynı zamanda bir “boşluk” yaratır ve bu boşluk, izleyici tarafından hızla doldurulur.
Bu boşluğun nasıl doldurulduğu ise çağın karakterini belirler. Eskiden bu boşluğu eleştiri ve sanat tarihi doldururdu; bugün ise sosyal medya, piyasa ve popüler kültür dolduruyor. Böylece anonimlik, kontrol kaybı olarak şekillenmez, kontrolün yeniden dağıtılması haline gelir. Bence çürüme!
Sonuçta şu soru kaçınılmaz hale gelir: Sanatçı kaybolunca eser gerçekten büyür mü?
Belki cevap basittir fakat o kadar kolay görülmemeli. Evet, eser daha fazla görünür olabilir, daha fazla konuşulabilir ve daha geniş bir dolaşıma girebilir. Ama aynı zamanda sanatçının yokluğu, eserin anlamını sabitleyen bir referans noktasını da ortadan kaldırır. Bu da eseri hem özgürleştirir hem de kırılgan hale getirir.
Banksy sonrası dünya bize şunu gösteriyor: anonimlik bir kayboluş mu, insan olmakla mı ilintili, yoksa yeni bir görünürlük biçimi mi? Ama bu görünürlük artık sanatçının yüzüne göstermiyor, görünürlük hikâyenin kendisine aittir. Ama bir isim olduğunu unutmamak gerekir. Banksy ne demek ki?