“Dün toplantıda ne dikkatimi çekti biliyor musun?”
“Hımm yine senin o meşhur toplantın değil mi?”
“Ne kadar da çok toplanıyorsunuz, peki ne zaman toparlanıp hareket etmeyi düşünüyorsunuz, veya düşünüyor musunuz?”
“Bırak şimdi konumuz o değil, bir şey ifade etmeye çalışıyorum şu anda.”
“Tamam tamam kızma, dinliyorum.”
“Bir an katılımcılara baktığımda ne görsem beğenirsin?”
“Herkesin uyuduğunu herhalde.”
“Çok komiksin. Neyse herkes elindekine bakıyor ve diğer elinin parmağıyla üstünde kaydırma yapıyordu.”
“E ne var bunda, herkes telefonunda kısa görüntüleri hızla değiştirerek seyrediyor işte. Baş aktörü olduğumuz hayatımızın seyircisi haline geldik ya, o yüzden durmadan kaydırıyor ve kayıyoruz.”
“Seyirciliği o kadar benimsedik ki her olup bitene dahil olsak da müdahil olamıyor, seyrediyoruz.”
“Evet, ben de tam bunu söylemek istiyorum; bedenlerimiz oradaydı, ama zihinlerimiz kim bilir nerelerdeydi.”
“Sonra hatip konuşmaya başlayınca herkes aletini cebine koydu, dinliyormuş görüntüsü vermeye başladı.”
“Fark ettim ki biz, elimiz ve parmağımız sabit olsa da zihnimiz hala kayıyordu. Bir taraftan da aklımız cebimizdeki aletin ne zaman titreyeceğindeydi.”
“Ya düşünsene bu durumun aile içinde yemek masasında, salonda, mutfakta yaşandığını.”
“ Kimsenin kimseyi dinlemediği, herkesin dinlenme gerekçesiyle kuytu yerlere kaçtığı bir ortam.”
“ Kopan aile bağları, kırılan sevgi kanalları, gittikçe kaybolan bağlılık ve kaydırmaya karşı oluşan bağımlılık.”
“Televizyon, ekranlar ve sosyal medya hepsi cebimizi titretiyor, zihnimizi kontrol ediyor ve sürekli bağırıyor, ama aslında hiçbir şey anlatmıyor.”
“Sadece kanaat oluşturuyor, kanıt kimsenin umurunda değil artık.”
“Amaç sadece düşündürmemek, yorulmayın biz sizin için düşünüyoruz, müsterih olun diyor birileri, biz de kelebekler gibi özgür, öğretmeninden aferin alan çocuklar gibi mutlu kaydırağımıza koşuyoruz kaymaya.”
“Düşünmeyi unuttuk diyeceğim, çok iyimser bir yaklaşım olacak; biz düşünmeyi kaybettik, düşünme melekemiz dost(!) ateşine maruz kaldı, hatta düşünme özürlüsü olduk, yalnızca düşünenlerin papağanıyız, portatif saray konseptli kafeslerinde.”
“Düşünemiyoruz, düşünemeyiz; çünkü düşünmek için durmak gerekir, ordan oraya kaymayı bırakmak gerekir.”
“ Kendinle konuşman gerekir bunun için de uhuletle kendinle karşılıklı konman gerekir yani kendine ‘kongşu” olman gerekir.”
“Benim de söylemek istediğim tam da buydu işte. Toplantı sonrası yaptığımız sohbette aslında herkesin yaptığı halde muzdarip olduğu şey de buydu. Sürekli kaydırıyoruz, yerli yersiz, gerekli gereksiz herkese ve her şeye mütemadiyen. Konuşmuyor ve düşünmüyoruz sadece bağırıyoruz kendimizi ifade ederken.”
“Benim de söylediğim o işte, insan bağırırken asla düşünemez, düşünemediğinde de bağırır.”
“Ne kadar doğru söyledin.”
“Üstelik komik video etkisi ile kahkahalara boğulmuşken, kaydırmaya devam ediyor bu kez bir vahşet görüntüsünü izlemeye başlıyoruz. Bir Gazze sahnesi mesala, uzuvları kopmuş çocuklar, açlıktan kıvranan bebekler. Bu görüntüyü hala devam eden kahkahamız eşliğinde veya o yaşanılan keyfin, suretimizde henüz izi kaybolmamışken seyretmeye devam ediyoruz arsızca.”
“Yani demek istediğim hissizleşiyoruz. Hissimizi kaybediyoruz.”
“Bravo öyle bir yere bağladın ki müteşekkirim.”
“Benim bir sözüm var belki yeni duyacaksın:
Duygu Birler, Hisler Bir Eder diyorum ben buna.”
“Yani Susamcığım duygular bir araya toplar, fakat his toplulukları bir eder.”
“Hisler olmadığında bir olunamaz, bir bir yok olunur sadece.”
“Bir de hissin kadar hissen vardır der tasavvuf ehli.”
“Hisssin kaybolmuşsa hissen de kayıp gider elinden…”
Hissemizi arttırabilmek temennisiyle…
Muhabbetle…
Yavuz Kara